aktif_banner

Toroslar mı Kaçkarlar mı?

Toroslar mı Kaçkarlar mı?

Kaçkarlar'a aşıktım. Ama bitti. Şimdi hayatımda Toroslar var...
İlk olarak geçen sene çıktım Toroslar'ın tepesine. Anamur-Konya arasını haritadaki en kısa çizgi ile birleştiren dağ yolunu kullanmaya kalkınca viraj delisi olmuştum. Hani şu Ermenek'ten geçen yol var ya, onu diyorum işte. Akdeniz'in en güney noktasına elveda dedikten sonra ilk yarım saat içerisinde deniz kokusu çoktan yerini dağ esintisine bıraktığında muazzam bir irtifaya çıkmak, hatta bulutların bile üzerine çıkmaktan bahsediyorum. Sık sık yükseklerde dolaşan biri için irtifa kazanmak her defasında pek bir keyif verse de Toroslar'ın bana verdiği şey başkaydı. Toroslar'da başka dağlarda olmayan birşey var. Plato...

Evet, plato. Yani dağa çıkıyorsunuz ama hemen inmek zorunda kalmıyorsunuz, tekrar tekrar küçük dağların arasında inip çıkmak da yok. Yüksekte olmanın keyfini doyasıya çıkarasınız diye özellikle tepesini düzeltmişler sanki dağların. Teras gibi yani. Bir defa çıktınız mı artık doyasıya gezebilirsiniz ay yüzeyinde. Bunu ben söylemiyorum. Geçen gün birine anlatıyordum, lafı ağzımdan aldı. Evet doğru, Toroslar'ın üzerindeki plato tıpkı ay yüzeyi gibi. İniş çıkış yok ama irili ufaklı çukur ve kayalıkların arasından dolaşırken verdiği tad ne Adapazarı-Bolu yaylalarında var, ne de Kaçkarlar'da. Toroslar'a aşığım artık.



Gelelim Rally D'orient maceramıza, bakalım neler olup bitmiş? Yarışı bana sormayın, meraklısı takip ediyordur zaten. Biz de internetten, televizyondan takip edeceğimize, gidip yerinde görelim dedik bu sene üçüncü kez. Geçen sene de gitmiştik Kapadokya'ya, ondan önce de adı Master Rally iken Keşan'a. Yine tadımlık, yine doyumsuz görüntüler, sesler, makinalar, pilotlar...

Maksat gezmek değil mi kardeşim, ne o öyle sabahın köründe yola çıkmaya gerek var mı? Saat 10.00'da buluşup 10.30'da yola koyulsak n'olur yani, varamaz mıyız Konya'ya? Otoyolda sıkıntıdan patlamamanın tek çaresi hız limitlerini ihlal etmek. Öyle 180-200'den bahsetmiyorum. Ara sıra 120-130, ara sıra 150-160. İki saatte Bolu'dayız. Ondan sonra dal Seben-Kıbrıscık yoluna, gelsin virajlar, birinden çık hooop ötekine. Alpler'e gitmeye gerek yok. Bir hafta sonu Bolu'nun güneyindeki dağları aşın, inin Anadolu'nun düzlüklerine. Beypazarı'nı görün, tıpkı Safranbolu gibi eski ahşap evleri. Mola verin, havuç suyu için ama çok içmeyin…



Dünya düz mü, yuvarlak mı?

Polatlı, Kadınhanı, Konya... Eskiden insanların neden dünyanın tepsi gibi dümdüz olduğuna inandıklarını kendi gözlerinizle görün. Şöyle ufka doğru bakın da söyleyin bakalım dünya düz mü yuvarlak mı? Sonra bir türkü tutturun, "Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece." Konya'da metre boyunda pide yiyin, bıçak arası yiyin, Mevlana yiyin ama onu da çok yemeyin.

Konya-Karaman yolunda dünyanın aslında dümdüz olduğuna dair kafanızda yeni oluşan inancı tekrar tekrar gözden geçirirken bir yandan da radar korkusuyla gözünüzü ibreden ayırmayın. Bu düzlüklerde kendinizi kaptırıp hız yapmak inanın çok kolay.

Haritaya mı inanmalı köylüye mi?

Jandarma karakolunun verdiği bilgiye göre hedef İhsaniye. Köylünün tarifi ile girdiğimiz toprak yolun bizi İhsaniye'ye götüreceğine inanmayıp onca yolu geri dönüyoruz. Aynı köylünün ısrarlı ifadesine aldırmayıp yine aynı ısrarla daha uzun ve bozuk olduğunu söylediği asfalt yoldan devam ediyoruz. Gerçekten de yol bir türlü İhsaniye'ye varmıyor, üstelik artık asfalt da değil. Nihayet jandarmanın parkuru kontrol ettiği noktadayız. Henüz 5-6 motosiklet geçmiş. Aslında çok şey kaçırmışız ama hala izlemeye değer görüntüler bizi bekliyor. Levent, Emre, Hakan ve Mert motosiklet kıyafetlerini çıkartıp T-shirt, şort yazlık moda geçiyorlar. Ben zaten blue jean ile yarı yazlık moddayım. Mont ve kaskımı çıkarsam yetiyor. İlk beşin içinde yer alamayan motosikletlerin görüntüsü göz doldurmuyor. Zaten bugün rally'nin en uzun etabı koşuluyor. Pilotlar yorgun. Önümüzden geçen yarışçıların "Başlarım rallisinde de izleyicisine de, akşam olsa da gitsek" dercesine sürdüğü her halinde belli.

Tüm bu bezginliğin arasında birden ortalık toz dumana boğuluyor, devasa bir araç ürkütücü homurtularla bize doğru yaklaşıp viraja girerken ben donup kalmışım Volkswagen Touareg'in olağanüstü görüntüsü karşısında. Öyle bir duygu ki bende oluşan. Korku ile saygı karışımı bir şey. Karşımda yüce bir şey var sanki. Titrememek elde değil. Topu topu 15 saniye... Geldi ve geçti. Ben hala kendimde değilim. Büyülenmiş gibiyim. O ne ihtişam, o ne zarafet, o ne muazzam güç öyle. Hele Chevy Pro Truck, o ne amortisör öyle, o ne ses öyle...



Diğer yandan Schlesser göz doldurmadı, çok vasattı. Jutta da öyle. Derken Kemal Merkit geldi, şikayetinin GPS'inden olduğunu akşam öğrenebildik. Hatta öyle bir bezmiş ki GPS arızasından, bizim yanımızda durup sohbet etmeye bile niyetlenmiş.

Gelen geçeni epey bir seyrettikten sonra biraz da biz heyecan yaşayalım diyerek kendimizi yarışın ortasına atıyoruz. Toprak yolda Emre'yi Yamaha Fazer'le arkada yem olarak bırakıp tapagaz giderken tepemizdeki helikopter bize daha da yaklaştı. Düşünsenize yarış parkurunda bir takım motorlar var, enduro ama çantaları falan var, üstelik peşpeşe gidiyorlar, hem de tamgaz :)) Kameraman şaşırmıştır herhalde. Kural tanımaz Türk motorcular olarak dünya televizyonlarına yansımış olabilir görüntülerimiz.

Sonra BOZKIR'a vardik. Tabii yarışçılar bizden çok daha önce varmıştı. Bu arada Toroslar’ın manzarasını kelimelerle anlatamıyorum. BOZKIR belediyesi yarışçılar için epey bir hazırlık yapmıstı, açık büfeden karnımızı doyururken hayatımda göremediğim kadar enfes bir havai fişek gösterisine şahit olduk. Dedim tamam, BOZKIR haritadan silinecek biraz sonra.

Yemekten sonra kampa gittik, dev kamyonların arasında aval aval gezindik. Kemal Merkit ile sohbet ettik. Navigasyon cihazlarını anlattı bize. Hiç çaktırmıyordu ama yorgun olduğu her halinden belliydi. Yattık ama uyuyamadık, servisler sabaha kadar çalışıyorlar ve sürekli araçları test etmeye çıkıyorlar, aralıksız motor sesi, hem de en devirlisinden. Muhteşemdi.

Sabah 06.00'da start veriliyordu, biz de kalktık, düştük peşlerine ama SS startını değil, finiş izlemeye gidiyoruz. Garibanın biri de takıldı peşimize, SS start noktasını kaçırdı, sonradan uyandı geri döndü kerata.

Bozkır-Akseki arası fantastik bir dünya gibi. Masal dünyasındayız sanki. Çabucak bitip gitmesin diye sık sık mola veriyoruz. Sabah soğuğunun etkisiyle olsa gerek, ihtiyaç molalarının ardı arkası kesilmiyor hiç. Akseki-Manavgat yolu ise motosikletlerimizin virajda ne kadar yatabildiğini test etmek için yapılmış sanki. Böyle böyle Antalya'dayız sonunda. Ondan sonrası deniz, kum ve güneş, bir de klimalı otel odası...

Saat 14.00'te Super Special, seyirci özel etabı. Akdeniz Üniversitesi içinde ikili kalkış parkuru. Sahnede Kemal Merkit, rakibi genel klasmanda dördüncü, Power FM spikerinin söylediği gibi, çok cool duruyor, boylu poslu, düzgün fizikli bir delikanlı. Çok da iyi kullanıyor. İkinci virajda cool delikanlı bir patladı yere, Kemal tam gaz devam ediyor. Acayip avantaj elde etti, herif fena sürüklendi çünkü, kalktı atladı motora, Kemal'e yetişti yetişecek. Finişe 50 metre kala, Kemal de yapıştı yere. Biz yüreğimiz ağzımızda, hadi Kemal, göster Türk'ün gücünü :))) Cool boy kabus gibi geliyor ama nafile, Kemal önde geçti finiş çizgisini...



Durun bakalim, daha arabalar, kamyonlar var. Hani su Chevy pickup var ya, yuh diyorum, o ne tork öyle, startla birlikte bir gaz, asfaltı söktü alet, o ne gidiş öyle. Sonra... Sonra ilk virajda spin attı tabii. Rallilerin olmazsa olmaz araçları canavar kamyonlar var sırada. Rus yapımı KAMAZ... 1200 HP güç. Bir tondan fazla yakıt alabiliyormuş. Bu ralli sırasında günde 800 litre yakmış. İkili kalkış yarışı sırasında Mercedes kamyon yanında nal topladı...

Rally bitti. Henüz güneş batmadı. Doğru denize, akşam da bir güzel balık ziyafeti. Pazar günü sabah klimalı otel odamızla vedalaşma vakti tüm gezinin en zorlu anları oldu. İlk durağımız Karain Mağarası. Bizimkiler ta tepedeki mağaraları görmeye gittiler. Hiç kimse beni bu sıcakta oralara çıkaramayacağı için aşağıda kalıp arkeoloji öğrencileri ile sohbet etmeyi tercih ettim. Bir kalıntı bulma umuduyla taşı toprağı yıkayarak eleklerden geçirip pirinç ayıklar gibi tek tek ayıklamalarını hayranlıkla izledim.

Korkuteli-Tefenni dönüş güzergahımızın keyifli yerleri. Yüksek olduğu için serin buralar. Salda gölü görülmeye değer bir güzellik. Deniz kıyısı gibi. İstanbul'un beach modası henüz buralara ulaşmamış olsa da Şile plajını aratmıyor kıyıdaki kalabalık. Ben hala anlamadım lokantada yemekler hem açık büfe olup hem de herkese nasıl ayrı hesap geldiğini. Karnımız doyunca kafamız çalışmaya başladı herhalde ki; bu tempoyla ve geze geze gidersek akşam Afyon'dan kalkan trene yetişmemizin çoktan riske girdiğini farketmiş bulunuyoruz. Bu noktadan sonra yapılacak tek şey en kestirme yolu bulup Afyon'a ulaşmak. Radar falan hikaye. Son kilometrelerde Allah ne verdiyse... Fakat Emre alem adam, bunca telaşın içerisinde tutturdu kaymaklı kadayıf yemeden gitmem diye. Biz trene ucu ucuna yetiştik, ambar teslim fişlerini bir an evvel yazdıralım da treni kaçırmayalım derdindeyken Emre kaymak yok diye dükkan dükkan dolaşıyormuş.

Bazılarına göre motosikleti trene yüklemek racona ters bir hareket olsa da biz light motorcu damgasına razıyız. Restoran vagonunda Emre'nin kaymaklı ekmek tatlılarını götürürken TCDD'ye duamızı eksik etmiyoruz biz motorcuları mağdur etmedikleri için. Tek yapmanız gereken şey ambar fişinin üzerindeki "Motosikletin yüklemesi sahibine aittir" ibaresinin altını imzalamak. Dört kişinin 240 kiloluk motorları trene yüklemesi kaç saniye sürüyor bir bilseniz. Tüm geceyi rahat bir yatakta uyuyarak geçirip gözünü İstanbul'da açmak bulunmaz bir nimet. Pazartesi sabah işte olmayı kim istemez....       07.08.2004

Taner Eraslan